19 Şubat 2014 Çarşamba

Sochi 2014 - Artistik Patinaj & Güle Güle Plushenko


***


Samuel Contesti emekli olmuş çünkü yeterince "resource"  ülkesi vermiyormuş. Kendisine bayılırdım keşke o da burada olabilseymiş dediğimiz isimlerden. Linkten 2009 Dünya Şampiyonası'na, Buradan da bir başka gösterisine ulaşılabilir.


Stephan Lambiel de 2008de emekli olmuş ama kaymayı bırakmamış. Gerçekten sporcu olmak yerine eğlence sektöründe çalışmayı seçmiş. Paint it black şarkısıyla modern buz pateni link.

Johnny Weir'de 2013 yılında acıklı bir mektupla uzaklaşmış bu yarışmalardan.Lady Gaga - Poker face link.

Evan Lysacek Olimpiyatlara katılamadı rahatsızlığından dolayı ancak emekli de olmadı. Biraz uzun boyuyla sert görünen ve daha çok Johnny Weir'e hayranlığımı arttıran bir isim benim için.

Alexei Yagudin 2003 yılında emekli olmuş. Kendisini çok yaşlı sanırdım ama 33 yaşındaymış. Yani yaklaşık 23 yaşında bu işi bırakmış, çok genç değil mi?

***

Sochi 2014 Olimpiyatları - Artistik Patinaj

Serbest program notlarım:
Misha Ge, Özbekistan, eğlenceli bir adam daha. Buz pateninin nasıl sanatla iç içe olduğunu bize tekrar hatırlatan bir isim. Etiklikten uzak kendisiyle özleşmiş bir sanatı bize göstermek istemeyen Pulishenko sonrası çok da ihtiyacımız vardı böyle bir insana (Durumu daha anlamamış ve kızgın halimle yazdıklarım).

Jeremy Abbott, ABD, kısa programda yaşadığı talihsiz düşüşten sonra serbest programda kendini daha da göstermeyi başaran bir sporcu. Ama bence uzun boyu nedeniyle piste çok da artistik açıdan yakışmıyor. Teknik olarak başarılı olmanın yanında bir gösteri izlemek istiyor insan. Artistik olmayı bile teknik açıdan düşünenlerden mi bilemiyorum ama erkeklerde favorim olmadığı kesin. Bunları neden böyle yazdığımı bilemiyorum aslında çok yetenekli jumpları süper ama sevdiremedi bana kendini :) Belki de kıskanmışımdır bu kabzımal genç bile kayıyor neden kaymıyorum diye :)

Fransa, Florent Amodio, pandomimci genç, teknik olarak yeterince iyi olmasa da daha fazla izlettiren görsellik ve enerjisiyle ortamı ısıtan biri. Müzik seçimleri çok önemli, insan kötü bile kaysa alkışlar müziğe geliyor nasılsa :) Eğlenceli bir ortam olimpiyat ruhunu taşıyor. Birazcık dünyadan sanata geçiş olmasın mı bu küçük alanda. Tekniği kötü geldi ve ağladı işte bu sevgi, bu aşk, bu spor, bu hırs, bu olimpiyatlar.

Tomas Verner, Çek Cumuriyeti, en başta o da bir teknik hatayla atlayışta düştü sonra tekrar toparladı ve kendini müziğin ritmine bıraktı. Klasik müzik ne kadar da yakışıyor spin atmaya. Kendini teknik açıdan zorlamak isteyen bir isim oldu ama yeterince başarılı olamadı ne yazık ki.

Kevin Reynolds, Kanadalı sporcu bildiğiniz Peter Pan görünümde bir Romalı :) Atlayışlarda hep bir "zorlanır" ifadesinin kesinlikle koreografiden olduğunu düşünüyorum ama keşke daha rahat bir görüntü sergileyebilseydi. Bunun yanında serisi çok etkileyici ve akıcıydı. Tam bir sanatçı görünümünde olan bu genç teknik açıdan zoru başardı ve artistik açıdan gereğini yaptı.

Denis Ten, Kazakistan, yine konulu bir gösteri sunarak büyüledi. balede gibi hissettirdi açıkçası kendimi. Teknik açıdan zorlayıcı hareketleri denese de artistik açıdan akıllarda kalacak bir isim. Doğu esintisi ve bale. Kondisyonda problemi olduğunu düşünen spikerimiz çok daha fazlasını demek ki bekliyormuş. Ve aslında bale konusunda çok haklıymışım çünkü müzik bir baleye aitmiş "The Young Lady and Hooligan". Üzerindeki kıyafette baledeki baş roldeki baletin kıyafetiymiş zaten. Tebrikler.

Brian Jubert, Fransa, pek sevmezdim kendisini ama Pulishenko yokken arayı doldurabilecek bir isim. Artistik açıdan kabzımal olduğunu düşündüğüm için beğenmiyordum, tabii Pulishenko ile yarışırken ciddi bir görselliğe sahip olmak lazımdı, ama şimdi biraz daha artistliğini ve tekniğini başarılı buldum. Yalnız, yine de vasat kaldı.

Javier Fernandez, İspanya, tam adamım denebilecek kafada biri. Çok eğlenceli ve coşturan bir seri yaptı, üstelik de teknik açıdan kusursuzdu. Eğlence miktarına göre sıralamak gerekirse yine ilk 5'te olabilecek biri. Avrupa şampiyonu ve Dünya üçüncüsü olan süper bir genç. Şampiyon olur mu acaba diye düşündürdü ama çok düşük bir puan aldı beklediğimden, küçük hatalar tüm serinin düşmesine neden oldu sanırım :/

Daisuke Takahashi, Japonya, tam bir modern dansçı. The beatles'ın şarkılarıyla dans ederken olimpiyatları izlediğimi unutturdu. Sahnede oradan oraya koşturan dansçılardan farksızdı. Biraz tekniğe önem vermeyerek hata mı etti acaba. The Beatles da ne unutulmaz şarkılar bırakmış içim bir hoş oldu. Çift inişler yaptığı için düşük bir teknik puanla yine olmadı Takahashi.

Yuzuru Hanyu, Japonya, kısa programda kendini ve artistik patinajı farklı bir noktaya götürdü. İlk dakikada düşerek tahtını başkalarına kendi elleriyle verdi. Ben olsam heyecandan ölürdüm dediğim saniyelerde bir kez daha düştü. Bence göz, nazar. Adamı bir günde o kadar översen sonuç bu olur. Sakin ve pozitif kalmak zorlaşır. Dingin bir seriye başlanamaz. Hep bu beklentilerin yükselmesi meselesi. Program ruh doluydu, duygu yüklüydü. Müziği ve düştüğü durum ne yazık ki bir birliktelik içindeydi. Ona rağmen birinci. 1994 doğumlu biri için bu fazla bir başarı (?). Nazar değmesin :)

Patrick Chan, Kanada, rakibiyle aynı kaderi paylaşıp süper bir müzikle deli gibi dans ederken kritik düşüşlerle teknik puanını düşürdü. İlk atlayışı tam bir profesyonellik göstergesi, olgunluğunun verdiği bir cesareti gösterirken sonra üst üste düşmesi bu serinin de sonunun artistik öğelere göre verileceğini gösterdi. Seçtiği parçanın onu zorladığını düşündüm ben açıkçası çünkü çok seri ve zorlayıcı olmuş. Artistik açıdan kurtarabilmesine rağmen yorulduğu için teknik sonuçlar alamadı :/ Elinin tersiyle birinciliği itti. Kader.

Peter Liebers, Almanya, "Who Wants to Live Forever" şarkısıyla kaymaya başladığında benden bir artı zaten almıştı ama yine bir düşüş ve sonra toparlanma yaşandı. Temiz bir seri sunan gençler hep basite kaçanlar oldu. Zorlanan serilerde düşmeden bitmedi. Normal mi? Bilmem Pulishenko pek düşmezdi.

Jason Brown, Amerika, rakiplerinin yapamadığını yapıp temiz bir seri çıkarmaya çalıştı. Daha sakin ve dingin kalmak için seçtiği müzik idealdi. Ama yine de beceremedi ve heyecana yenik düşüp hatalar yaptı.


 ***

Pulishenko geçirdiği 12 ameliyattan sonra hala sakatlıklarının devam etmesi ve artık sağlıklı bir hayat istemesi nedeniyle artistik patinajdan istifa etti. Atlayışı sırasında bacaklarını hissetmediğini söyleyen ve sağlığıyla ilgili endişeleri olduğu çok belli olan Pulishenko'yu yargılamadan tebrik etmek lazım. Sonuçta yaşamak sakat kalmaktan iyidir. Sırtında anladığım kadarıyla bir yerinde kemik değil plastik bir kaplama bulunmakta. Onun yerine Ulusal yarışmada birinci çıkan Maxim Kovtun ise bence Evgeni'nin gençliğiyle karşılaştırılamaz vasatlıkta (bakınız 2014 Rus gala). Her ne kadar onun yaptıklarını izlemek çok zevkli olduğundan onun gitmesine izin vermek istemesem de herkesin bir hayatı olduğunu ve bizi mutlu etmek için yaşamadıklarını anlamak lazım. Onun yerine küçük bir olimpiyat birincimiz var. Yuzuru Hanyu.


“This is not how I wanted to end my career.”

Pulishenko

Bir kahramanlık hikayesinde yaşlanan adamın elini kaldıramayacak hale geldiğinde emekli olması gibi hüzünlü. Çok önceden emekli olmasına izin vermemiz mi gerekirdi? Bu iş Putin'in ısrarlarıyla mı uzadı? Kim bilir...


Evgeni'yi bu son performansıyla analım ve hatırlayalım. 2014 Rus artistik Paten gala, link.

***
1 Yuzuru Hanyo
2 Patrick Chan
3 Denis Ten
4 Javier Fernandez
5 Tatsuki Machida

20 Ocak 2014 Pazartesi

İsyan, Direniş ve Açlık Oyunları


***
 Zamansız aşık olur insan zamansız sever, zaman geçtiği için sevenlerde tanıdım ama zaman değiştirir onların duygularını. Zamanın varsa düşünürsün ne yapmak istediğini. Vakit ile zaman aynı değildir, hep öyle kullanılan iki kelime olsa da. Zaman anlayabileceğimizden büyük bir kavramken vakit zamanın içinde bir küçük dilimdir ancak. Bu nedenle zaman dendiğinde vakit akla gelir belki de düşünmemek daha kolay olduğundan, beyin her şeyi düşünmemeyi akıl sağlığı için iyi gördüğünden. Konu aşk da değildir her zaman. Konu mutlu olabilmektir. Peki sen mutlu musun? Seni seven insanlar olduğunda, sevdiğin bir işi yaptığında, sen mutlu musun? Bence sen şanslısın şu koca Dünya'da. O kadar şanslısın ki, sevdiğin işte bir de utanmadan para kazanıyorsun. Çok değil belki bir ada satın alamazsın ama mutlu olmak için mutlu edebilirsin herkesi. Mutlu olmak şansla gelmez bu hayatta.

Afrika'da aç insanları artık düşünüp üzülmene gerek yok, sen git kendi halini düşün. Yan komşunun her an yoksulluk sınırına düşme ihtimaline üzül. Kendine bak. Bir sene aç bir sene tok halde dolaşacağını düşün. Düşün biraz sokakta kediler ve köpekler gibi yaşayan bir ulus var. Bu aşağılamak değil. Bu yemeğini çalışarak kendi ülkesinde barış içinde kazanamayan bir ulusun acıklı hikayesi. Ama bu hikayenin çok zenginleri de var. Peki ulus sadece kelime mi? Neden zenginler, bu kapitalist düzende uyumla devam ederlerken kazandıkları parayı sırf ülkesinde yaşayamadığı ve standart bir hayatı olduğu için fakirleşen milletinden insanlara paylaştıramaz? Para kazanılınca lüks bir gerekliliğe mi dönüşür ki insanlar kendine harcamadan duramaz. Bir ekmeği bölüp vermek fakir için daha mı kolay, bir ekmek daha mı kolay alınır fakir bir ailede? Bir arabanın parasını bölüştürsen açlar tok olurdu belki, hiç düşündün mü? Hiç düşündün mü zayıfı korumak için kurulmuş bir düzen şimdi sadece zayıfı ezmekte. Hiç anlamaya çalıştın mı ilk zayıf dediğimde fiziksel bir zayıflıktı bahsettiğim ve ikinci zayıflık sadece parayla ölçülen fakirlik midir diye? Güç zayıflara geçtiğinde belki de güçlüler ezildi en başta köle diye. Güç kavramı bir gün fiziksel güçten, paraya geçti, ve bir gün geldiğinde de paradan zekaya ya da erdeme geçecektir eminim. Göremeyebilirim ama görürsem tek istediğim zekanın saygıyı da getirmesi.

***


Saygı demişken "Battle Royale" e saygı göstererek başlamak lazım bu yazıya. Koushun Takami 1996'da yazdığı romanı bir yarışmadan içeriğinden dolayı elenince eminim üzülmüştür, 1999'da yayınlandığında ve en çok okunan kitaplar arasına girdiğinde deli gibi sevinmiştir ve Stephen King'in beğenisini kazanmasıyla da kitabın başarısı Takami için zirve olmuştur. Hissiyatlar bilinmez ama uzaktan durumlar bu şekilde görünüyor. Çekilen filmler (Battle Royal 2000'de Kinji Fukasaku ve Battle Royale II 2003'de Kinji ve oğlu Kenta Fukasaku tarafından) ve mangalarla ününe ün katan bir hikayeye sahip olan bu hikaye "Lord of the Flies" (ki hala izlemedim okumadım)'a gönderme yaparken Kill Bill, The Tournament gibi filmlere ilham vermiş ve Ganz gibi benzer kurgulularla karşılaştırılmış. Anlaşılacağı gibi Battle Royale kendi camiasında bilinen ve ünlü bir eser. Çoğu zaman duyduğumuz söylentileri ve şahit olduğumuz olayları düşürsek Amerikalı bir insanın kendi memleketinin dışında doğu ülkelerinin yerini bilmemesi gibi bir olayın ne kadar olağan olduğunu kabul edebiliriz. Herhangi bir Amerikalı Japonya'yı Asya'nın göbeğinde gösterse şaşırmam. Peki en çok okunanlar listesine "The Underland Chronicles" gibi fantastik bir kitapla (hiç okumadım ancak kendisi bu kitabı yazarken "Alis Harikalar Diyarında" kitabından esinlenmiş olduğunu belirtmiş) giriş yapmış ünlü bir yazarın, Suzanne Collins, yine fantezi dünyasının bildiği ve tanıdığı bir kitabı hiç duymadığını iddia etmesi ne demek oluyor? Amerikalıdır ne yapsa yeridir demek bence bu durum için mantıksız. Kabul etmek lazım ikinci kez esinlendim ve düzenleyip tekrar kurguladım demek Suzanne için ve menajeri için çok zor gelmiş olmalı. Bu nedenle kendisini yazdığını varsaydığımız kötü bir replikle hep hatırlayacağız:

"I had never heard of that book or that author until my book was turned in. At that point, it was mentioned to me, and I asked my editor if I should read it. He said: 'No, I don't want that world in your head. Just continue with what you're doing'."



Battle Royale'den esinlendiğini tam olarak itiraf edemediğini düşünsem de asla emin olamayacağımdan ve aslında umurumda da olmamasından ötürü Takami'ninin sözlerine kulak veriyorum: 

"Every novel has something to offer".


Hunger Games çok sulandırılmış ve uzatılmış iki filmiyle dikkatleri üzerine çekerken son kitabı da 2'ye bölüp iki filmle izleyicinin paralarını toplamaya devam ediyor. Tam bir popülist yaklaşımla çekilen yayınlanılan ve beğenildikçe de içeriğinden kopan bir film olacak gibi. İçerik demişken: her yıl daha önce yaşanmış olan isyanı anmak ve hatırlatmak için bölgelere ayrılmış olan toplumun her bölgesinden birer genç erkek ve kız çocuklar alınıp aynı ortama  konulur. "Reality şov" kıvamında birbirlerini öldürmeleri tüm toplum tarafından izlenir. Her bölgenin kendine göre bir özelliği vardır. Katniss işçi (maden) bir bölgeden gelir ve aslında kız kardeşini kurtarmak için onun yerine gönüllü olmuştur. Bu asil hareket aslında saygıyla karşılanır ancak asi çıkışları sonunda "Capitol"da sorunlar yaşamasına neden olacaktır. Katniss aşk ve sevgiyi karıştırdığı bu serüveninde hayatta kalmak için her şeyi yapar, kendi ve sevdiklerini kurtarmak için çalışırken aslında ezilen toplumlara cesaret ve ilham verdiğini çok sonra anlar. İstemediği halde lider olma yolunda ilerlemektedir. 

Bu kısa hikayenin yanında güzel küçük görselliklerin ve akıl oyunlarının filmde olduğunu kabul etmek lazım. Bir ekmek bulmak için hayatından olabilmeyi göze alan toplumun yanında yönetici bölgesindeki aşırı lüksün gözlerimizi kamaştırması küçük bir mübalağa gibi görünebilir. Bence Dünya'da adası olan insanlar varken bu abartının sadece aşırı renklerden geldiğini ve abartıldığını düşünmek biraz naifçe. 

Jennifer Lawrence, kesinlikle "American Hustle"da gösterdiği mükemmele yakın performansını, izlediğim iki Hunger Games filmlerinde de gösteremiyor. En son yüz mimikleri olan sahnede kahkahalarla gülmek istedim. Genelde etkisiz eleman gibi bir pozu var. Bu ya kitaptaki karakterle birebir ya da yönetmenin yönlendirememesiyle alakalı. 

Filmler son yıllarda hep gördüğümüz gibi görsel şölen nedeniyle olsa gerek uzatılmış ama bazı replikler hatırlanmayı hak ediyor:

Remember who the real enemy is.

Prim: You saved my life. You gave me a chance.
Katniss: Yes, to live.
Prim: No, to do something.

Fear does not work as long as there is hope.
She's not who they think she is. She's not a leader. She just wants to save her skin. It's as simple as that.

People wanna fight!

Not 2: Gary Ross ilk filmden sonra ikincide yönetmen koltuğuna oturmamış, dediğine göre yeterince zaman tanınmadan hızlıca çekilmesi istenmiş, söylentilere göre parada anlaşamamış ve başka bir söylentiye göre kendini tekrar etmek istememiş. Rezil olmadan paşalar gibi yarattığı ilk filmle anılır bu şekilde. İyi seçim.
 
Not 3: Karşılaştırmalar, benzerlikler farklılar Battle Royale vs Hunger Games. Bu ve şu.


Not 4: Ve tabii kıyafetler muhteşemdi: Bakınız Elizabeth Banks söyleşi, bu gösteriş özgürlüğü sembolize ediyor içi boş ama renkli.


6 Ocak 2014 Pazartesi

Gizli Hayatım

İnsanların yüzüne bakıp birçok yorumda bulunabilirsiniz. Arkasından onu tanımadan konuşup ileride kendinizi rezil ya da mahcup edebilirsiniz. Fiziksel hareketlerinizin, ruhunuzu tam anlamıyla göstermesi zor olsa da bazı insanlar bakışınızdan, el hareketinizden ya da gülümsemenizden sizin karakterinizi çözdüklerini zannedebilirler. O kadar boş bir analizdir ki bu aslında kendileri de o boş hayatta ancak bunu öğrenebilmiştir.

İnsan iki el hareketiyle anlaşılabilecek bir varlık nasıl olabilir.

Boş boş bakardım hocalara sadece onların anlamaması için düşler içinde olduğumu kafa sallardım zamanı geldiğinde. Çoğu arkadaşımın problemlerini böyle dinledim senelerce. Sadece son kelimelerden olayı kavramaya çalışıp hak verdim ya da haksız buldum belki de. Susup dinlemeyi bu yüzden çok severim. Eskiden, tabii, daha çok konuşurdum ama anladım artık konuşmak içimi, ruhumun derinliklerindekileri anlatmak için yetersiz. Düşünceler aslında kelimelerle aktarılmıyor başkalarına eminim, çoktandır. Seni anlayan sussan da anlıyor, anlamayan yıllarını ona kendini anlatmaya çalışsan da kavrayamıyor. Susmak en güzeli. O susup da karşındaki insanı hiç dinlemeden onayladığın koca bir zaman boyunca düşün ne düşünebiliyorsan. İstersen tatile çık sevgilinle güneşlen denize gir, istersen problemlerini çöz aklında, biraz para hesabı yapıp gelecek planlarını yönlendir, istersen kendini öldürdüğünü ya da karşındakinin boynuna bir kalem sapladığını düşün. O anlar hep senin. Kimse gözünden anlayamaz ne düşündüğünü ve işte en güzeli: düşündüğünü söylemezsen asla suçlu, ahmak, aptal ya da cani olmazsın. Ama gerçek bir insan da olamazsın düşlerken. Kapatırsın kendini sadece kendi içine. Uzun süre sana mutsuzluğunun nedenini sorarlar ve anlamazsın mutsuzluğunun varlığını. Düşlerindeki mutluluğunun gerçek olmadığını yürürken düşünürsün ama her an düş kurabilirsin. Anlık yıkılmalar uzun süreli boş bakışlara neden olur. Bu kız da ne dalgın derler senelerce, aklında acaba ne var demek yerine. Bakan insanın mala bağladığını düşünen çok boş insan olabilir. Onların dediklerine karşılık vermemek çok saçma egosantrik insanlar için. Oysa düşler her zaman boş boş konuşan insanlardan çok daha ilgi çekicidir. Dünya'nın veremediğini ya da dünyadan alamadığını düşlerde bulabilirsin. Saygı, cesaret, aşk ve mutluluk. Neden bilmiyorum ama her düşün sonunda biraz da korku gelir yanı başıma. Düşün bitmesinden kaynaklı değil bu korku, düşte biraz gerçekçilik yaratmakla alakalı belki.

Kimse göremez kafanın içindekileri. Çok bekledim görebilsinler diye. Bazen kızdım nasıl göremiyorsunuz beynimin içini. Başarabileceğimi nasıl anlamıyorsunuz ya da onurlu bir insan olmaya çalıştığımı, yalancı olmadığımı, düşlerden düşünmekten değil esas hayattan korktuğumu, yaşamayı beceremediğimi, adım atmak için 35'imi beklediğimi, bilimi zevk için yaptığımı esas sanatçı olmak istediğimi, seni ne kadar çok sevdiğimi, ölümü bu dünyada istemediğimi nasıl nasıl göremedi koca dünya. Herkes çok akıllıydı oysa benim el hareketlerimi, ses tonumu ya da konuşma tarzımı inceleyerek karakterimi çözerken. Ama kimse neler yapabileceğimi göremedi, istersem ve sadece küçük bir itici güç olarak aşkı yanıma alırsam neler olabileceğini göremediler. Görmelerini de istemedim, isteseydim düşler göremezdim onların içinde bulunmadığı.

Fark ettim ki bugün benim doğum günüm, sosyal hayatım diye bir şey yok kalmamış sadece işim var, yaşım 40'ı geçmiş belki biraz kırgınım düşlerime beni çok uzun süre uyuttular diye. Ama onlarca yıl beni mutlu ettiklerinden sonra fark ettim ki artık ben büyüdüm. Sadece ben değil herkes büyüdü. Artık hayata girmenin vakti gelmedi mi?

40 sene yapamadıkların gezemediğin yerler bir ayda gezilip hayatın tadı çıkarılabilir. Ne benim için ne de senin için geç kalınmış demektir. Sen yeter ki gözlerini aç ve daha güzel bak Dünya'ya.

Sadece düşleri gören değil düşleri yaşayan bir insan olmak için yaşa bu hayatı.

Hayatın amacı ağlayarak isyan etmek değil, 
yaşayarak görmek, tatmak, duymak ve değiştirmek, çoğu zaman kendini ve sonra dünyayı.


Ya da life dergisinin dediği gibi: to see things thousands of miles away, 
things hidden behind walls and within rooms, things dangerous to come to, to draw closer, to see 
and be amazed and to feel that is the purpose of life.

Not: Çok garip koca bir dergi sadece emekçilerin inancı ve çalışması sayesinde bir yerlere gelebiliyor ancak derginin geleceğini belirlemek onlara düşmüyor. Emek her yerde her zaman hiçe sayılıyor. Değerini son sayıda bilsen ya da bilmesen neyi değiştirir ki. Hayatın kendisi sensin, hayatı yapan sensin.

Not: Ben Stiller'ı gerçekten çok seviyorum. Hiç bilmeden kendimi sinemaya attığım için de çok şanslıyım. Güzel zamanlama, güzel film. Gezi'den önce hayatı bazı anlamlarda yaşamaktan biraz çekiniyordum ama artık biliyorum az da olsak bir gün düşler gerçek olacak, ben göremesem de hatalar düzelecek, sadece bu bir zaman meselesi. İnsanlık göründüğü kadar da aptal olamaz değil mi? Zulmedenleri sonsuza kadar tanrı olarak görmeyecektir.

Not: Bu film için yazılabileceklerimin listesi ben de biraz uzar gider ne de olsa ayakta düşler görmeyi çok küçükten bilirim. Ama bilemediğim ve aklıma tam sokamadığım en önemli şey yaşamaktı. Bir gün gelip düşler bittiğinde, ki düşlenildiği an dünyada gerçekleşme ihtimalleri de biten düşler, bittiğinde ben de yaşayabileceğim derdim. Düşlerim azaldı ama ne yazık ki hala bazen hayal kurup korkuyorum, düşünmeden umursamazca yaşayan tüm insanlara hala özeniyorum.

Not: Filmin her karesi güzeldi, The fall da olduğu gibi ( tabii çok daha naif bir şekilde) Dünya'nın güzelliklerinden yararlanılmış. Ayrıca çoğu zaman klip tadındaki müzik şöleni de filmin hem bütünlüğünü korumuş hem de filmin vermek istediği cümleyi bütünlemiş ve izleyeni bunaltmadan sonlandırmış. Dünya'da turizm bu sene patlar bu kesin.

23 Eylül 2013 Pazartesi

Yokedici Melek: Bunuel

Ucundan biraz bilim benim işim. Çok basit soruları kanıtlamak diye özetleyebiliriz aslında. Soru sormak ve basitleştirmek zaten mesele. İnsanlar hayatı zorlaştırmak ve karmaşıklaştırmakta üste, benim yaptığım en basiti bulup kanıtlamak. Bu ayakkabının ayağa gireceğini söylemek gibi bir şey. Ama herkes bu kadar cesur değil bunu söyleyemez. Gerçeği kanıtlamak başlı başına bir dert, görüp okuyup anlayabilirsiniz sonucu ama kanıtlayamazsanız, o ayakkabı ele de takılabilen bir aksesuar olabilir diye düşünebilir insanlar. İnsan bu ne düşüneceğine ben karar veremem sonuçta. Ne ben ne de sen karar verebilirsin neyin ne olduğuna. Bazı insanlar alfadır ve kararları onlar verir. Maymun değil atalarımız ama bir noktada akrabalığımız ve benzerliklerimiz ortada. Ne yapar bu alfa? Senin oturmandan ayakta olmana doğurmandan yalnız başına yaşamana kadar karışır. O kadar ilkeldir ki şaşırır kalırsın. Maymun olsan kabul eder saygı duyarsın ama maymun değilsen karşı gelirsin. İnsanlık bu nedenle farklı değil mi? Güçsüzlerin bile mutlu olabildiğini görmek istediğimizden ayrıyız doğadan. Kedi olsa özürlü çocuğunun yaşamasına izin vermez onu yiyip bir anlamda kendini ve çocuğunu içgüdüsel olarak kurtarır. Ya sen yiyebilir misin? Ama güçsüzü öldürebilirsin, dövebilirsin, alfa erkek gibi tüm diğer erkekleri bastırıp herkesi yıkıp dağıtıp kendini üstün gösterebilirsin, hala insan kalabilir misin alfa olup? Yoksa bir maymun bir fareden farksız mısın? Erdem artık güçsüzlerin kendi ezikliklerini koruması mı olmuş? Güçlüler için bu insanlık söz konusu değil mi?

Bilimin ucunda basit sorularda dışarıdan komik görünebilir insan. Anlasan terimleri 2+2 kaç diye tartışan çok görürsün bu hayatta. Gözünün önündekini görmek, sorunun çözümü belli bile olsa karmaşıklaştırıp tabii ki ben buldum demek, gerçekleri yıllarca gizleyip bir anda diğer insanların çalışmalarını çökertmek, küçük bir savaş alanını andırıyor bilim artık. Her yerde, her konuda olduğu gibi insanlık sadece güçsüz yeni yetme bilimi severek yapanlarda, güçlüler ise onları ezip geçmekte. Onları yıpratıp kendilerini geçmelerini istemeyenler de var. Hayat insanlığı, saygınlığı unutmuş, medeniyeti bir orman krallığına dönüştürmüş. Sen olsan bu krallığı yok edebilir misin? Düşünerek bir ayının seni öldürmesini engelleyebilir misin?

Konudan bağımsız alakasız şeylere dalıp çıkmak, her yerde koyun sürüsü görmek gibi. Bazıları aristokratlara yem olur gider bazıları dine kanıp yok olur. Hepsi ölür hepimiz gibi. Düşünerek en fazla ne yapabilirsin ki?

Aslı şöyle bu işin, bazı sorunların çözümleri çok basittir ama kendini bu çözümü uygulamaktan nedense alıkoyarsın. Alıkoyarsın da ne işe yarar sadece olayları zorlaştırırsın. Bu aralar yaşadığım işte tam olarak bu. Sorunun çözümü basit ama gören yok. Görse de evet yapalım diyen yok. İşte tam da bir salonda sıkışıp kalmak gibi (?). Aslında hiç bir şey nedensiz bir yere sıkışıp dışarıdan tüm olan bitenden uzak olmak gibi değildir değil mi?

***

Sonuçta dinin dilin ırkın ne olursa olsun insansın. Nezaket bünyene sonradan eklenmiş. Bazılarının ruhuna insanlık girebilmiş bazıları ise insanmış gibi davranmış. Çok zorlarsan alfa erkek ortaya çıkar, insanlık biter, hayvanlık geri döner. Aç susuz kalırsın bakımın eskir yüzün buruşur. Sen de alelade biri olursun, sokaktaki herhangi bir insan gibi. Ağlarsın açlıktan susuzluktan. Her şeye katlanırsın, aç bir aslan gibi koyuna saldırırsın, suya doyamazsın. Katil bile olabilirsin. İnsanlığın gider bir kadını iteklersin, çünkü o güçsüzdür ve güçlüler zayıf ortamda etrafı parçalamayı severler. Aşk her zaman kalıcı kalır, zayıf güçsüz aç susuz olsan da hep beraber olmaya değer, ölüm onları ayırana kadar. Uyuşturucu kısa süreli yaşamanı sağlar zorlukta, ayık kalmaktan iyi gelir en başta. İstediklerini düşünmeni sağlar, mutlu eder. Ama ya yokluğu ne yapar, tekrar sefilliğe mutsuzluğa nasıl dönersin bir hayal etmeye daha doğrusu hayale gömülmeye başlarsan?
İlk zenginler görmedi etrafı fakirler ortadan kaçıp giderken sonra rahipler görmedi ezilmemen için oluşmuş bir kitaba inananların zenginliği yönettiğini. Güçlüler yönetirken güçsüzleri adı demokrasi ve eşitlik oldu sistemin. Sistem kendini geliştirirken karşı çıkanlar elitist, çıkıntı, ayrımcı, farklı ayrı oldu. Surreal oldu Bunuel gibi. Real olamaz bunlar derken her şeyi gerçek oldu sinemalarda. Görebilirsen diye çekmedi sahneleri anlaman için de değildi. Sadece unutmamak için yapıldı, işin sırrı unutmamaktaydı.

Yoruldum, bir gece için biraz fazla yoruldum, aslında hepimiz yorulduk. Bugünü bitirmek ister misiniz?

***


Not: Evil dead'deki elin nereden çıktığı ortaya çıktı bu filmden esinlenmiş olabilirler mi ki?

Not 2: Film efsane, komik, düşündürücü, komik, akıl almaz, delice ama mantıklı. Yani tam bir Bunuel filmi.

Not 3: Önce birinin dışarı çıkmasını mı beklemeli dışarı çıkmak için? 






1 Eylül 2013 Pazar

Hayat Güzeldir...


Hayat yeşil, beyaz ve kırmızıydı sokaklardan geçerken bisikletimle, daha doğmamış olmamın rahatlığıyla sadece tek bir sahneye doya doya bakıyordum. Dünyanın en mutlu insanı babam ortalıklarda gülerek dolanıyor. Annemi etkilemek için türlü şebeklikler yapıyordu. Annem ise kendisini sadece gösteriş için isteyen biriyle zaman öldürüyordu daha yıllar önce. O zamandan belliydi bu oyunun başlayacağı, babamın amcası öyle söylemişti. Ama ne olabilirdi ki demişti babam, yok artık daha neler der gibi.



Bu garipliklerin içinde yaşamak ve aşık olmak güzeldi. Onlarda en güzelini yaptılar, yeşil bir atla ortadan kayboldular. Tüm kalabalığı etkileyen o atın üzerinde ne yazıyordu, hiç bilemedim. Herkesi karşılarına alıp aşklarına inanmıştı annem ve babam. İşte o zamanlardan birinde ben oldum. Doğum günümde, anneannemle tam tanışacakken babam bir oyun çıkardı başımıza. Doğum günü oyunumdu bu benim, babam çok hazırlık yapmıştı belli ki, sırf benim için.

Sürekli saklanmam ve puan kazanmam gerekiyordu. Annemi çok özlemiştim. Kimse kalmamıştı benimle oynayacak. Bu oyun ne kadar günümüzü almıştı hatırlamıyorum ama babam bana puan toplamak için çok eğleniyor ve çok çalışıyordu. Bir gün elinde kocaman bir ağırlık vardı. Neden vardı bilemedim ama oradan da çok puan topladık. Beni aramaya gelenlerden hep saklandım beni kimse bulamazdı. Babama en başta inanmamıştım ama Almanların çevirisini yaptığında gördüm ki herkes birbirine rakip ve bu ödülü belki de biz kazanabiliriz. Herkes çok yoruluyordu. Belli ki düşündüğümden de güzel bir askeri tanktı ödül.

Annem de bizimleydi ama başka bir yerde bu oyunu oynuyordu. Bir gün herkesi kandırıp ona seslendik. Sesimizi duyup oyunda kalmak için çok daha fazla çabalamıştır eminim.

Sabah kalktığımda babam çok az puanımız kaldı demişti. Çok az daha dayansak yetecekti. Herkes koşuyor oyundan eleniyordu. Biz kazanacaktır, herkesi yenecektik. Beni bir kutuya koydu, daha önce de başka çocuklar yakalanmamak için girmişlerdi buraya. Tamam dedim. Üstümdeki battaniyeyi de aldı ve gitti.



Sakın çıkma dedi ama bir baktım o askerlerle eğleniyor neşeli neşeli ilerliyordu arkasında bir asker vardı. Kafasına da sanki bir kadın gibi benim battaniyemi almıştı çok komik görünüyordu. Bana göz kırptı, her şey yolundaydı. Ben de ona kırptım, görmüştü, rahattı. Sonra sessizlik geldi. Tam da babamın dediği gibi. Ödül de yanı başıma dikildi. Ben kazanmıştım ama babamı bulamadım. Annemi yolda gördüm. Ödülüm çok değerliydi, hayat güzeldi.



***


Related Posts with Thumbnails